Pz05192019

Last updatePzt, 08 May 2017 9am

Back Buradasınız: Home DÜŞÜNDÜKLERİMİ YAZDIM ŞEFKATİ TEŞVİK ETMEK

ŞEFKATİ TEŞVİK ETMEK Featured

Written by 

Toplumumuzda öfke patlaması var; öfke şiddeti doğuruyor, nefreti yaratıyor ve bütün toplumu kuşatıyor. TV tartışma programlarında, sokakta, kafede, sosyal medyada her gün sergileniyor bu olumsuz duygular. İnsanlar birbirine bağırıyor, hakaret ediyorlar. Kimsenin kimseye saygısı yok. Toplumda sağlıklı iletişim kalmadı, şiddete başvurmak doğal hale geldi. Toplum olarak sevgi, hoşgörü ve yardımsever olmaktan uzaklaştık. Yetişkinler böyle de, çocuklar farklı mı? Çocuklarımızın ne izlediğine, kimlerin onlara rol- model olduğuna, nasıl sosyalleştiğine bakarsak, onların da bu sorunlu yaşam biçiminin parçası haline geldiklerini söyleyebiliriz.

Özgürlüğün insan için önemi çok yüksek ve kısıtlandığında nefret duygularını geliştirdiği bir gerçek. Biriken nefretin büyüklüğü, var olma hakkının ne denli çiğnendiğiyle orantılı. Dış özgürlük kalkarsa, iç özgürlük müdahale ediyor. Bunlar öfke ve nefret.  Uzmanlar bu duyguların ,“ruhsal intiharı” engelleyici işlevine dikkat çekiyorlar. Kişinin onurunu korumasında ve kendisi ile barışık kalmasında bu duyguların önemi büyük. Kişi yitirdiği özgürlüklerin yerine koyduğu öfke ve nefret duygusuyla, hala var olduğunu kanıtlama çabası içine giriyor.

Öfke ve nefret farklı duygular. Öfke ifade edilebilen bir duygu ve bir şeyler iyi gitmediğinde akut olarak ortaya çıkıyor. Nefret ise kronik bir duygu ve yoldan çıkmışlığı ifade ediyor. Peki, insan neden nefretle dolar, toplumsal nefret neden oluşur? Bilim adamları yaşam enerjisi baskılandığında,  zaman içinde yıkıcılığın ölüm enerjisine dönüşeceğini söylüyorlar.  Özgürlük kısıtlandığında, kişinin yaşamı sınırlanıyor ve “insan öldürmeyi sever “ hale gelebiliyor. Öldürmenin temelinde; zayıflığının, ezikliğinin farkında olan insan var. Yetersizlik ve değersizlik duygusundan kurtulma çabasındaki bu insan, bir büyüklük yanılsamasına ihtiyaç duyuyor. Bu nedenle içindeki yıkıcılığı harekete geçiriyor.

Bireye kişisel hak tanımayan, bireyin karşısında toplumsal bütünlüğe öncelik veren toplumlar “kolektivist” toplumlardır. Bu toplumlarda “birey” yok. İnsanın farklılaşmasına ( sürüden ayrılmasına) izin verilmez. Sınırları olan, mesafe koyan, özdisiplini ve özsaygısı olan, doğru iletişim kurabilen, sorgulayabilen, şikâyet etmek yerine çözüm arayışında olan insan bu toplumlarda hoş karşılanmaz. Çünkü birey, kolektif akılla değil, kendi aklıyla hareket eder;  ailesinden de toplumdan da farklı düşünebilir, farklı davranabilir. Bu özellikler “birey olma” sorumluluğudur.  Ancak bizim gibi toplumlarda çoğunluk “çocuk ve ergen “ düzeyinde olduğundan bu özelliklere sahip birey; elit, entel ya da züppe olarak yorumlanır. Bunlar okumayan, okusa da okuduğunu anlamayan, salt kalıplaşmış düşüncelerle hareket eden cahil insanın, kendinden farklı olanı kategorize etme çabasıdır. Farklılaşmış birey ona göre ötekidir. Onu yabancı olarak algılar. Tavır alır, alaycıdır, kabadayılık sergileyebilir, hatta fırsat bulduğunda saldırganlaşabilir. Bunlar, insanın içindeki düşmanca duyguların dışavurumudur. Yetişkinin bu tavrı, onun yetersizliğinin ve birey olamamasının göstergesidir. Bu nedenle içindeki nefreti karşısındakine yansıtır. Zeki ve çalışkan öğrencilerin okullarda, yetkin ve donanımlı çalışanların iş yerlerinde karşılaştıkları şiddetin kaynağında, kişinin kendisine olan nefreti yatmaktadır.

Günümüzde emeği ile geçinen insanların yaşamı her geçen gün ağırlaşıyor. Bu koşullarda insanın diğer insanlarla bağ kurması kolay değil. Çünkü onları bir engel olarak algılıyor ve “engellenmiş duygusu” geliştiriyor. Kişi bu süreçte sevme yeteneğini kaybediyor, nefret biriktirmeye başlıyor.  Oysa sevmek ve sevilmek insanın en doğal ihtiyacıdır. İnsanın kendini önemli görmesidir, sıcak bir dokunuş,  duygulu bir öpücük, içten bir kucaklamadır. Nefreti dönüştürecek tek yol onunla yüzleşmektir ve cesaret gerektirir.  Davranışların temelinde kişinin yaşadığı travmaların etkisi büyük. Bu bağlamda Atasal geçmişimizin de önemi var. Çünkü kuşaklar boyu süren bir ruhsal geçişlilik söz konusu.

İnsanoğlu eski çağlardan bu yana mutlu olmak ve iyi bir yaşam sürmek istiyor. Ancak doğayı bozduk, insanı bozduk, dengeyi bozduk. Tükettikçe doyumsuzlaştık. Hep daha fazla “tüketmek” ve daha çok “sahip olmak” istiyoruz. İlerliyoruz derken aslında geriliyoruz. İnsanlar mutsuz ve huzursuz; öfkelerini hiç tereddüt etmeden sergiliyor, nefretlerini kusuyorlar. Kontrol mekanizması yedeğe alınmış durumda. Dahası, nefret kültürü toplumda giderek artan bir destek buluyor. Her tarafta savaşlar, çatışmalar var. Bunları yapan hep insan; silahlar, bombalar üreten, mayınlar döşeyen, sömüren, insana zulmeden insan.

Kimlikleri ve inançları yüzünden belli gruplara karşı duyduğumuz ve bizi kuşatan bir nefret var. Bu nefret zihnimize adeta kazınmış durumda. Ve bu olumsuz duygularımızı değiştirmek imkânsız gibi görünüyor. Ancak değişim mümkün. Çünkü dünyada nefret dolu tarihlerini geride bırakmış pek çok topluluk var. Dünyayı iyileştirmemiz başkalarına iyi davranmamıza, başkalarının da iyi davranmalarını sağlamamıza ve “şefkati” teşvik etmemize bağlı. Şefkat başkasının acısını ya da sıkıntısını anlamak, duygularını paylaşmak demektir. Şefkat; sevgi, merhamet ve yardım duygularını bünyesinde barındırır. Bütün dinlerde, felsefi görüşlerde hep olumlu bir duygu ve davranış biçimi olarak dile getirilir. Vicdandan kaynaklanır. Şefkat insanın yaradılışında var. Yeter ki kişi; hırsları, çıkarları ve ön yargıları nedeniyle bastırmasın. Şefkatle üzgün bir insanı teselli edebilir, acısını hafifletebilir ve onu cesaretlendirebiliriz. Öfke ve nefret yüklü toplum yapımızı değiştirmek, unutulan şefkat duygusunu insanımıza yeniden kazandırmakla mümkün olabilir.

 

Kaynak:     

www.ruhsalyasam.com             

http://www.suleoncu.com     

www.ted.com/talks/sally_kohn_what_we_can_do_about_the_culture_of_hate?language=tr#t-1045439

Last modified on Salı, 12 Şubat 2019 12:02
Rate this item
(1 Vote)